• BIST 106.239
  • Altın 161,321
  • Dolar 3,8713
  • Euro 4,5671

    Kahve Bahane

    Cevat Yıldırım

    KAHVE BAHANE

    Cevat Yıldırım / Ege Hakimiyet Gazetesi

        Çerçioğlu Hacı Mustafa bastonuna dayanarak öksüre aksıra Deli Ahmet’lerin kahvesine girdi. İçeride yalnız oturan köy bekçisi Abdurrahman,  Hacı Dedeyi görünce doğruldu.  Aynı şekilde selamı aldı.
        — Ve aleyküm selam Hacı Amca!
        Kahveci Mehmet,  ocağı yakmış, kömürü de tutuşturmuştu. Salonu süpürmüş, kuyudan su çekip, avludaki çiçekleri suluyordu. Sonra, kapı girişine yakın mermer dibek taşının kenarlarını sildi. Evde kavurduğu kahve çıkınını açtı. Masa üstüne bıraktı. Dibeğin oyuk kısmına kavrulmuş kahvenin yarısını koydu. Yarım metre uzunluğunda ucu büyükçe bir soğanı andıran dibek demirini ahşap kasadan çıkardı. Temiz bezle silip, kavrulmuş çekirdek kahvenin üstüne vurmaya başladı. Kalınca küskü demiri inip çıktıkça, mermer dibekte kahverengi taneler ezilip dağılmaya başladı. Kahvehaneye insanın beynine vurgu yapan mis gibi bir kahve kokusu yayıldı. Kahvenin hoş kokusu binanın içinde dolaşarak Çerçioğlu dedenin burun deliklerine ulaştı. Hacı sanki sesi duyulmaz diye bastonu yere vurarak;
        — Mehmet, haydi bitir şu dövme işini, bize birer kahve yap.
        Kahveci, cevap yerine demiri kaldırıp indirmeye başladı. Siyah demir ahenkle dibeğin çukuruna inip çıkıyordu. “Tak, tak, taka tıka tak!” darbe sesleri müzik biçiminde kulağı dolduruyordu. Kahveye arıcı İsmail’in girdiği görüldü.
        — Selamün aleyküm!
        — Aleyküm selam!
    Dibek demiri daha oynak sesler çıkarıyordu. Arıcı, ocağa yakın radyonun yanına gidip düğmesini kıvırdı. Ankara radyosunun o meşhur kadın sanatçısı ortama uygun bir şarkı okuyordu.
        “ Kahve olsam dolaplarda kavrulsam,
          Toz duman olsam dağ başında savrulsam
          Kemer olsam yar beline sarılsam,
          Ağlaya ağlaya gözlerime kan doldu…”  

        Az sonra Mehmet tane dövmeyi bitirdi. Toz kahveyi kutulara doldurdu. Ocağın başına geçti, bir büyük bir küçük cezve hazırladı. Önce küçük cezve ile Hacı Dedeye sade bir kahve pişirdi. Daha sonra büyük cezvede arıcıya, kır bekçisine ve kendine orta kahve yaptı. Dedenin fincanı kulpsuz kallavi, diğerleri saplı İstanbul işiydi. Fincanlardan güzel bir koku yayılırken, kahve üstünden bir duman kıvrılıp bükülerek yukarıya yükseliyordu.
        Köyde herkes kahve içemezdi. Bekçinin zaten parası yoktu. O zahire ile tutulmuştu. Harmanda her çiftçiden bir teneke buğday, ya da bir teneke, bir şinik arpa alacaktı. Yeni dövülmüş kahveyi pişirdiğinde kahveci onu da ağalar sınıfından saydı. Bekçi Abdurrahman şimdi Savaştepe’de bıraktığı annesini düşünüyordu. Acaba sağlıklı mıydı, yine romatizmaları mı tutmuştu. Bir de on yedi yaşlarında sevip de alamadığı Kadir Ağanın kızı Nevcihan aklına düşmüştü. Düğünlerde ne güzel oynardı. Bostan çapalarken bükülen ince belini, sağrısını, iri göğüslerini düşündü. Kahvenin dumanında onun yuvarlak kalçalarını görüyordu. Dalmıştı iyice. Kahveyi hürpleyiverince dili yandı, yüzü kırıştı.  Bir hoş oldu.
        Arıcıya gelince, o da içtiği kahvenin dumanında elde edeceği balların kaç okka geleceğini acaba İzmir’de mi satsam, Bergama’ya mı götürsem diye dumandan yol arıyordu.
        Çerçioğlu ise, gençlik yıllarına gitmişti. Çok eski tarihte henüz bıyığı terlemeden efeye kızan yazılmıştı. Efenin en yakın korucusuydu.  Seferberlik sırasında buralara gelmişti. Dağa ilk çıktığı gün Boz Dağlardaki eğlenceyi unutamamıştı. Efe Dereköy’den iki Rum kadını kaldırmıştı. Kayanın dibinde büyük bir ateş yakıldı. Hüseyin Ağanın ağılından alınan üç kuzu yüzülmüş, demirlere geçirilmiş, ateşte çevriliyordu. Onun henüz ilk günüydü. Aşçı Yasin Efeye yardım ediyordu. Sadık Efe ile İlyas bağlamalarına düzen verdikten sonra, tezene vurmaya, daha bir iştahla çalmaya başladı. İki kadın meydanın ortasına itildi. Önce nazlandılar, Efenin baş kızanı, Koca Arap, tabancasını çekip dereye doğru iki mermi sallayınca kadınlar ister istemez ellerini kaldırıp, müziğe göre hareketlenip, dönmeye başladılar. Sazcı Efeler kuzu yollayan Mehmet Ağanın türküsüne geçtiler.
            “Kahveciler, kahve pişirir,
             Yeni Mehmed Ağa aklını şaşırır,
             Aralıkta boş kese düşürür” diye.
        Havadan havaya geçtikçe kadınlar, bir ileri bir geri gidip kalça sallıyordu. O sarışın yok mu bir afetti. Çerçioğlu şimdi dumanın kıvrımında zil vuran, bel kıvırıp  oynayan Rum kadınları düşünüyordu. Duman da bir ileri bir geri kıvrılıyordu. Yudumladığı kahveden büyük bir zevk alıyordu, İlk yudumu diğerleri takip etti. İyice keyiflendi dede.
    Arıcı İsmail’e seslendi.
        —Bu yıl ballar nasıl?”
         — Ballar iyi. Henüz kovanları sağmadım. Açarsam sana da getiririm bir çanak. Dede sen yine efelik günlerine mi döndün?
        — Oraları fazla karıştırma bizim oğlan.
        — Hani, Yeni Mehmed’a türküsüyle kıvrılan kalçalar.
        — Her şey yaşandı zamanında bitti. Geç artık oraları.
        —Hacı Amca eğer o günler senin zihninde tatlı bir iz bırakmışsa, suyun üstüne çıkan bir ağaç yaprağı gibi dimağına doluverir yine.
        Müşteriler birer ikişer gelmeye başladı. Önce Hoca İbrahim Efendi ile Yemen Gazisi Hüseyin Çavuş selam vererek, orta masanın etrafına oturdu. Arkasından Dağlı oğullarından Hasan Ağa da gelip onların yanına geçti. Daha sonra Bakkal Hacı Mehmet kahvehaneye girdi. Müşteriler birer ikişer sandalye ve kanepelere oturdu. Herkes birbirini selamladı. İbrahim Efendi’ye ve Hacı Mustafa’ya verilen selamlar daha candandı.  Kahveci Mehmet kime kahve, kime çay götüreceğini biliyordu. Hiç sormadan müşterisini memnun etti.
        Kuşluk vakti Çerçioğlu bastonuna dayanarak evinin yolunu tuttu.   
        Vakit ikindiye yaklaşmıştı.  Hacı Mustafa’nın komşusu Nurdan Hanım, torunu Rasime’yi dedenin evine gönderdi.    
    —Hacı Dede, akşama misafir gelecekmiş köy bakkalından kahve sorduk fakat bulamadık.  Nurdan ninem, git Hacı dedende vardır, bize azcık kahve versin,  dedi.  
    Dede,  
     — Sen bekle biraz kızım,” deyip içeri girdi. Gömme dolabın perdesini kaldırdı. İlk çıkını açtı, aradığını bulamadı. İkinci kesede kapaklı bakır sahanın kapağını çekip açtı.
        —Hah buradaymış. Sahanda sarı kâğıdın içinde iki değirmenlik kahve ortaya çıkmıştı.
        — Al kızım, ninen bunu kavurmayı bilir.” Ocak içinde asılı duran kara tavayı da uzattı.
        — Bundan sıçramaz kahveler.
    Rasime tavayı ve kahveleri ninesinin eline tutuşturdu.
        — Ne olacak bu tava kızım? Ha anladım çiğ kahve göndermiş.
        Torununa;  “Uzaklaşma, biraz sonra sana değirmen çevirteceğim.
    Nurdan Ninenin ocağında köz vardı. Odun atıp tazeledi, birkaç kuru çalı dalı da attı. Kâğıttaki kahveyi büyük tepsiye koyup çok az su attı. Tavanın içine boz renkli kahveyi döktü. Ocak normal alevlenince tavayı belli mesafeden tutarak sallayıp döndürdü. Ateşin etkisiyle çekirdekler çatlamaya ve renk değiştirmeye başladı. Arada bir tavayı ocaktan uzaklaştırıp, ışık altında durumuna bakıyordu. Bir müddet sonra önce açık kahve, az sonra da orta koyu kahverengi ortaya çıktı. Rasime ninesini gözlüyordu. Resimlerdeki kahvenin tonundan daha canlı bir renk meydana geldi.  Gri renkli çekirdekler kara tavada hoplarken Rasime kız,


             “Kahveyi kavururlar
             İçmeden savururlar,
             Bizim köyün adedi
             Sevmeden ayırırlar.”

            Nine;    - Sus kız kim kimi ayırmış.
                —Türkü böyle nineciğim.
                — Kahve Yemenden gelir.  Türküsünü de bilir misin? Sen

        — Tabi nineciğim. Yalnız bu sefer Yemenden değil Hacı dedemden geldi.
    Nurdan Hanım raftan kahve değirmenini buldu. El değirmeni, mısır koçanı büyüklüğünde olup, sarı altın renkli pirinç madeninden imal edilmişti. Nurdan Hanım. Torununu yanına oturttu. Değirmenin ağzındaki kapağı açtı. Yarım avuç kadar kahveyi değirmenin üst hazinesine doldurdu. Ortadan menteşeli kolu değirmenin ana eksenine taktı. Dizine yatırıp kolu çevirdi. Kol çevrildikçe taneler kırılıp ufalanıyor, direnseler de kol döndükçe toz haline dönüşüyorlardı. Nine alt hazineye sallayıp baktı. Silindir biçimli deponun dibinde pişirilecek şekilde kahveler yığılıp,  mis gibi koku saçıyordu. Hemen torununa uzattı el değirmenini.
    — Benim ne yaptığıma dikkat etmişsen, sen de çekirdeği un gibi yap.
    Rasime iş bittikten sonra babaannesine mescit çeşmesinden su getirdi. Kahveyi öğütmenin hazzıyla kendi evlerine yürüyüp çıktı.
    Akşam at arabasıyla öte köyden Hacı Osman ve karısı Aliye Hanım, Nurdan Hanımlara ziyarete geldi. Konuklar sefa ile karşılandı. Nurdan Hanımın büyük oğlu Ziya da annesinin evine gelip hal hatır sordu. Hacı Osman komşu Hacı Mustafa’yı da görmek istiyordu.   
    — Oğlum Ziya ayıp olmazsa Mustafa Amcanı da çağırsak,
    — Niye ayıp olsun. Hacı Amcayı ben çok severim.
    — O benim hem asker, hem de hacı arkadaşım.
    Babası seslendi. — Hacı Deden hasta değilse gelsin.
        — İkindi vakti gördüm iyi idi Hacı Dede” dedi Rasime.
    Komşu Hacı Mustafa, bastonuna dayanarak kapıya gelip tıklattı. Ziya komşu Hacı Amcasını ayakta karşıladı. Babası vefat edince onu babası gibi seviyordu. Mustafa Dede ile Osman Dede birbirini görünce sarılıp bir süre öylece kaldılar.  Nurdan Hanım,
    — Hacılar, yeter artık oturun da konuşalım. Biraz sonra kahve pişireceğim hem için hem de hatıralarınızdan bahis açın.” Hacı Mustafa sağ bacağına harpte kurşun yemişti. O sebeple mi, yoksa hayatın mihnetinden mi, biraz daha sanki yaşlı gibi görünüyordu. Nurdan Hanım kahveleri çabuk yetiştirdi. Misafirlere torun ikramda bulundu.  
    — Eline sağlık Nurdan kahve çok güzel olmuş!
    Ötekiler;    
     —Eline sağlık tarla komşum, Eline sağlık ana. Eline Sağlık Nurdan Hanım. Sözleri işitildi. Topuna birden üç kere;
        “Sağ olun!” sedası geldi.
    Tarladaki üründen, süt veriminin azalmasından dem vuruldu. Sonra seferberlik muhabbeti yapıldı. Hacı Osman;
        — Askerlik dönüşü hiçbir şey yoktu. Kahve de karaborsaydı. Hatırlıyon mu kenger tohumundan kahve kavurmuştuk.
        — Hatırlamaz olur muyum, bizim köyde genelde nohut kahvesi yapılıyordu.
        — Kenger kahvesinden ilaç yapılıyormuş, değil mi Osman Amca. Dedi Ziya,
        — Evet, hemoroite iyi geldiğini duymuştum. Aliye Hanım,
        — Kasabada arattım, kahve bulamadılar, siz nereden buluyorsunuz kahveyi.
                — Mustafa Bey sağ olsun!
        — Benim evde geçen yıllardan biraz vardı, komşuma gönderdim.
    Gerçekten kahve bulunmuyorsa nasıl ödeyeceği korkuttu Nurdan Hanımı.
    —    Mustafa Bey, ilde de kahve bulamazsak nasıl vereceğiz kahvenizi.
    —    
        — Dostlarla içilen kahvenin tadı hiçbir yerde bulunmaz. Şu anda hep birlikte kahve içiyoruz ya, en büyük dostluk bu. Bu yaşıma kadar içtiğim kahveler içinde zevkle içtiklerimin en önde gelenlerin biri bu fincandakiydi. Unutmayalım, bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var, demişler.  Şu anda;  “yüz yıl olsa! Yine az gelir.

    Bu yazı toplam 2519 defa okunmuştur.
    • Yorumlar 0
    • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.